Skip to content

Dipnot: Üzgünüm

24.05.2020

Hayatının ne zaman değişeceğini bilemez insan. Belki de sadece yapacağı bir telefon görüşmesiyle “önce ve sonra” olarak ikiye ayrılacak hayatı.

Akşam yemeğimi yemiş, şömineyi yakmıştım. Yeni başladığım kitabın ilk birkaç sayfasını birer birer çevirirken telefonum susmak bilmeyen bir şekilde çalıyordu. Kitabımı -kaldığım yeri işaretleyip- koltuğun üzerine bıraktım. Hızlı adımlarla merdivenleri çıkarak odamdaki telefona ulaştım. Tanımadığım bir numara tarafından aranıyordum.

“Alo, buyurun.” diyerek telefonu açtım. Telefonun diğer ucundaki erkek sesi ise sakin, huzur veren bir ses tonuyla yatıştırmaya çalışır gibi: “Zeynep Gürsoy’la mı görüşüyorum?” diye sordu. “Evet, buyurun benim.” dedim kısaca.  “Ben, komiser Selim.” diyerek kendini tanıttı. Komiser mi? Kırmızı ışıkta geçtiğim için aramıyordu herhalde!  Bülent’e mi bir şey olmuştu acaba? Aklımdaki soruların son bulması için hiç beklemeden: “Sorun nedir, komiser?” diye sordum.

***

Komiser, boğazını temizledi: “Size bunu telefonda açıklayamam… Ancak buraya gelmeniz gerekiyor.”

“Tabii, hemen geliyorum.” dediğimde, komiser yine boğazını temizleyerek: “Yalnız, size söylemem gereken bir şey daha var; lütfen, öncelikle sakin olun ve şimdilik kimseye bir şey söylemeyin.” dedi.

Şaşkınlıkla “Nasıl yani? Neden kimseye haber vermiyorum ki?” dediğimde ise “Zeynep Hanım, Sinan Bey şu an İzmir’de. Dün gece, Efes Antik Kenti’nin Celsius Kütüphanesi’nde baygın bulunmuş.” dedi ve o an telefon kapandı. Telefonu o mu kapadı yoksa o şaşkınlıkla ben mi kapadım, hatırlamıyorum.

***

Eşim için endişelenirken aynı zamanda arkeoloji okuyan bir kardeşimin olduğunu ve onun için de endişelenmem gerektiğini unutmuştum. Şaşkınlık ve vicdan azabının verdiği tutuklulukla bir an duraksadım. Komiser Selim, beni korkutmamak için “Ölü bulundu.” demek yerine “Baygın bulundu.” demiş olabilir miydi?

İşte şimdi, hayatım, otuz dört yıllık benliğimden adeta bir film şeridi gibi akıp gidiyordu.

***

 

Tüm sahneler hızla akıp giderken şerit bir anda takılı kaldı… Yıllar önce benim suçlu olduğum ama suçu, kardeşimin üstüne attığım o olayda! Şimdi günah çıkarma vakti değildi elbette ama bunu yaparken tek düşündüğüm şey; kardeşimin, yaşı küçük olduğu için ceza almama ihtimaliydi. Sinan’ın… Canım kardeşimin doğum günü partisini büyük bir heyecanla organize ederken başımıza türlü işlerin geleceğini nasıl tahmin edebilirdim? Şimdi, hayatımda büyük ve gerçekten çok önemli bir yere sahip olan kardeşim ölecek miydi? Kardeşimin çocukluğunu kararttığım yetmemiş gibi bir de geleceğini mi elinden almıştım?

Sakin olmalı ve öncelikle olayın iç yüzünü öğrenmeliydim. Henüz net bir şey bilmiyordum. Kardeşim öldü mü? Baygın mı? Orada neler oldu? Bunların cevabını bulmak için kalkıp oraya gitmem, harekete geçmem gerekiyordu ama ben telefonuma bilinmeyen bir numara tarafından gelen mesajla oturduğum yere çakılıp kalmıştım.

Mesajda bir fotoğraf vardı. Yıllar önce o partide gördüğüm, kolunda ejderha dövmesi olan o gizemli adamın dövmesinin aynısını bir kâğıda çizmişlerdi. Bu kâğıt ise yerde yüzüstü yatan kardeşimin üzerine bırakılmıştı.

***

 

Mesaja kilitlendim. Saniyeler, yıllar olmuştu ya da bana öyle geliyordu, bilmiyorum. Ne kadar süre öyle kaldığımdan gerçekten emin değildim ama telefonum tekrar titrediğinde kendime geldiğimi hatırlıyorum.

Arayan, Komiser Selim’di. İlk konuşmamızdaki sakin ve huzur veren sesi gitmiş; bunun yerine oldukça otoriter ve sert bir ses ile emretmişti: “Buraya gelmek için sadece on bir dakikanız var! Sakın oyun oynamaya kalkmayın. Nerede olduğunuzu, telefonunuza gelen fotoğrafı ve geçmişinizi biliyoruz! Kaçmaya kalkmanız, sadece işkence sürenizi uzatacak… Bir şey daha; genetik diplomanızın ve bir ay önceki seminerde sunmak üzere hazırladığınız ama sunamadığınız akıl almaz iddialarınızın yardımı dokunabilir. Acele etmenizde fayda var.”

***

Telefonu kapatıp evden hızla çıktım. On bir dakika mı? Bir saniye… Yoksa bir kâbus mu görüyordum? Olaylar fazla mı gerçek dışıydı ya da bana mı öyle geliyordu?

Hayır, maalesef kâbus görmüyordum. Buz gibi bir gerçeğin, tam ortasındaydım… Navigasyon aletine adresi girip gaza bastım. O an tek düşündüğüm şey ise bir trafik polisine yakalanmamaktı. Şansıma, trafiğin açık olduğu bir saatte yola çıkmıştım. “Yine Pollyannacılık oynamaya başladın, bu da bir şey!” diye kendimle dalga geçmeyi de ihmal etmedim…

Diğer arabaların arasından hızla ilerlerken aklımda sorular belirmeye başladı. Bana verilen adres neden bir polis merkezinin veya devlete ait başka bir yerin adresi değildi? Bana, kendini Komiser Selim olarak tanıtan kişi telefonuma gelen mesajı nereden biliyordu? Ayrıca Selim benim hakkımda bu kadar çok şeyi nereden biliyordu? Kardeşimi kim, neden yaralamak ve hatta belki de öldürmek istemiş olabilirdi?

Daha sakin düşünmek için sağa çekip durdum. Küfürlü kornalar şu an hiç ilgimi çekmiyordu. Yaptığım genetik araştırmalar, ejderha dövmeli o adam ve kardeşimin arasındaki bağlantıyı çözmem gerekiyordu. Komiser Selim’e güvenip güvenemeyeceğimden emin olamıyordum ama vaktim de hızla daralıyordu.

Arkası Yarın  ***

 

25.05.2020

Saate baktım. Yalnızca sekiz dakikam kalmıştı. Hemen arabayı çalıştırıp yola koyuldum. Radyoyu açtım. Ejderha dövmeli o adam aklıma düştü. Radyoda çalan şarkının temposuyla arabayı daha hızlı sürmeye başlamıştım. Yüz – yüz yirmi – yüz otuz. Sonrası…

Sonrası? Simsiyah bir kâinat ya da sadece siyah bir bulut, bilemiyorum. Bunun dışında, kulağımı sağır eden bir gürültü ve insanlar.

Bir yandan da “Öldüm galiba” diye düşünüyordum ama yok, bundan emin olamadım.

Şimdi eminim. Hayır, ölmemiş, sadece bayılmıştım. Gözlerimi açmam lazımdı. İlahi bir gücün, bana birkaç saniye vermesi gerekti!

Tamam, şimdi gözlerim açıktı: Bembeyaz bir oda. Ne trajik bir klişe ama!

Burnumda ilaç kokusu, bulanık gördüğüm bir çift göz… Kolunda ejderha dövmesi olan adam tam karşımdaydı!

Bunun da bir hayal mi, yoksa gerçek mi olduğunu düşünmeye başladığım anda, adam konuşmaya başladı: “Merhaba, Zeynep. Ben Teoman. Öncelikle sakin olmanı ve kendini çok yormadan beni dinlemeni istiyorum.

Her şeyi biliyorum. “Her şeyi”, evet.

Selim’in verdiği adrese gitmemen gerekiyordu ve seni engellemek için bir şeyler yapmalıydım. Evden çıktığın andan beri seni takip ediyordum… O kadar stresli ve korkmuş görünüyordun ve o kadar hızlı gidiyordun ki maalesef kaza yaptın. Kaza yapmana engel olamadığım için özür dilerim.

Seni, buraya ben getirdim. Dün geceden beri buradayız. Neredeyse 24 saattir uyuyordun ama şu an iyisin. Korkma.

Bu arada Selim bir komiser değil ve kardeşin ölmedi. Seni o adrese getirebilmek için böyle bir yalan söylüyor.”

Selim’e mi yoksa Teoman’a mı inanacağımı şaşırmıştım. Kardeşimin ölmemiş olma ihtimali içimi rahatlatmıştı.

“Peki, siz kimsiniz?” diye sordum ama adam, beni duymamış gibi devam etti: “Kardeşin yaşıyor. Bunu sana ispatlayacağım. Amaçları, senin ve ekibinin yıllardır üzerinde çalıştığınız o genetik raporu elde etmek ve bilmen gerekiyor ki bunun için her şeyi yapabilirler.” diye yanıtladı.

***

Ben uzandığım sedyeden doğrulurken Teoman (ya da adı her neyse) bir fincan kahveyi elime tutuşturdu. Galiba bu gecenin en güzel ve hatta tek umut veren detayı, bir fincan dolusu kahveydi.

Ben kahvemle kutsanırken Teoman da bana vermesi gereken bir hesap ya da açıklama varmış gibi bir yüz ifadesiyle karşıma oturdu, anlatmaya başladı: “Sinan’la ben yakın arkadaşız. Üniversitede tanıştık ve seni de gıyabında tanıyorum çünkü senden çok sık bahsederdi. Kardeşin şu an Efes’te.  Sinan, Selim denen adamın onu uzun bir süredir tehdit ettiğini anlatıyordu. Hatta daha birkaç gün önce bile yine bu tehditlerden bahsetmişti. Seni korumamı, sana göz kulak olmamı rica etti. Bu sebeple seni takip ediyordum. Sinan’ın yaşadığını hemen şimdi kanıtlayacağım.” diyerek telefonumu istedi ve gayet rahat bir tavırla tuş kilidimin ne olduğunu sordu. Karşı çıkmaya ya da soru sormaya halim yoktu ve bu tanımadığım adam ne dediyse yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum.

“Bekle, şimdi Sinan’ı arayacağım.”

Telefon ikinci kez çalıyordu ki Sinan’ın sesi duyuldu: “Teoman! Ne oldu, ablamı bulabildin mi?”

“Buldum Sinan, sakin ol!”

“Abla, iyi misin?”

“Sinan, ben iyiyim ama senin için endişe ediyorum. Buraya gelmen lazım. Polise haber vermeliyiz. Ne yapacağımı bilmiyorum ve çok korkuyorum.”

Hat kesildi. Telefon ekranına öylece bakakaldım.

O kadar güçsüz ve çaresiz hissediyordum ki göz yaşlarımın arkasına saklanma zamanım gelmişti.

Ağlıyordum.

Kardeşim uzakta ve tehlikedeydi.

***

Göz yaşlarımın, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi açığa çıkardığı yetmiyormuş gibi zihnim de kardeşimin görüntülerini tekrar ekrana yansıtmak için elini çabuk tuttu.

Boğuk saçlarının girdabına tutsak kaldığım; yaşadığımı, onunla geçirdiğim her an, her saniye en ücra uçurumlara sürükleyerek hissettiren; kesik sesiyle sessiz dünyamı renklendiren kardeşim, Sinan’ım. “Duygu seli” dedikleri şey, tam olarak bu olmalıydı! Şu hayatta ilk defa böyle bir durumla karşı karşıya kalıyordum ve bu, canımı çok yakıyordu.

Seni kaybetmek daha önce aklımın ucundan bile geçmemişti. Sanırım biz insanlar, herkesin ve her şeyin değerini, elimizdekileri kaybetme korkusuyla karşılaşınca anlayabiliyoruz. Keşke fırsatım varken daha çok sarılsaydım sana… Sesini, ruhuma; kokunu da ciğerlerime çekip dursaydım.

Hani sohbetlerimiz sırasında bazen “İnsanoğlu nankördür!” diye cümle içinde geçiştiriverirdim. Cümleleri anlamak demek, yaşamaktan ibaretmiş… İnsan ancak o zaman anlamını kavrayabiliyormuş cümlelerin…

“Zeynep, duyuyor musun beni? Ne oldu? Ne konuştunuz?” Teoman’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.  “Kesildi, kesildi, hat kesildi! Teoman! Lütfen, bize yardım et. Sinan, Sinan tehlikede, ona bir şey…” ben daha cümlemi bitirmeden:

“Bir dakika lütfen, sakin ol… Belki şarjı bitmiştir. Kötüye şartlanmanın sana bir faydası olmayacak.

Sinan sana ne dedi? Seninle ne konuştu? Hadi anlat.” diyerek araya girdi.

Adamdaki rahatlığa ve sakinliğe iyice sinir olmaya başlamıştım ve artık sinirimi saklama gereği duymadım:

“Teoman ya da adın her ne haltsa! Saçma sapan bir telefon geldi. Üstüne de kardeşimin, ölüye benzer bir şekilde yerde yattığı bir fotoğraf!  Evden ne ara çıktığımı bile hatırlamıyorken ve güya bunun üzerinden bir gece geçmişken kaza yaptığımı öğrendim. Uyandığımda ise hiç tanımadığım bir adam başımda bekliyordu… Kardeşim tehlikede ve kahretsin ki şu yaşadıklarım hakkında hiçbir fikrim yok! Bu kadar berbat bir durumda nasıl sakin olabilirim? Çok kısa bir sürede tüm düzenim altüst oldu. Soruyorum sana, sakin ol demekten başka bir planın var mı?”

***

Adının “Teoman” olduğuna bile inanmayacak kadar güvenmediğim adam, bir süre sessiz kaldı. Düşünceliydi fakat ne düşündüğü ya da hissettiği anlaşılmıyordu. Ona güvenmek istemiyordum fakat kardeşime ulaşmak için elimdeki tek yol da ondan geçiyordu. Birlikte çalışmak zorundaydık.

“Pekâlâ, önceliğimiz kardeşine ulaşmak. Hayatta olup olmadığını öğrenmeliyiz. Hattın kesilmiş olması onun kaçırılmış olduğu anlamına gelmeyebilir. Saklandığı yeri kontrol etmeliyiz.” diyerek başladı konuşmaya… Devam edecek sandım ama hayır, sustu. Beni dinliyordu.

Başımı sallayarak onu onayladım. Çalışmalarımı ele geçirmeye çalışan bu insanlarla yüzleşebilmem için öncelikle sevdiklerimi koruma altına almam, onların güvende olduğunu bilmem gerekiyordu. Sevdiklerim…

Ani bir hareketle Teoman’a dönerek: “Eşim… Eşimden de bir süredir haber alamıyorum; onun da başına bir şey gelmiş olabilir! Eşimi arayıp kontrol etmek istiyorum. Onun da güvende olduğuna emin olduktan sonra kardeşime gidebiliriz.”

Bülent’i aramak için neden bu kadar bekledim acaba? Bu konuya sonra odaklanabilirdim sanırım… Önceliğim, eşime ulaşmaktı.

Telefon çalmaya devam ederken umutlarım tükeniyor, korkularım kalbimi ele geçiriyordu. Gerçekten de bütün sevdiklerime ulaşmış olabilirler miydi? Bilim uğruna yaptığım çalışmalarımı kim, ne uğruna kullanacaktı ki böyle tehlikeli bir işe girişmişlerdi?

Telefon düşmeden önceki son çınlamayla hat bağlandı. Eşimin düzenli nefes alışverişi duyulabiliyordu. “Bülent? Orada mısın?” Saniyelik bir bekleyişin ardından yıllardır tanıdığım o güven veren ses, kulaklarımda yankılandı.

“Hayatım, bir sorun mu var? Sesin bir garip geliyor.” Stresimi ve şaşkınlığımı -olabildiğince- saklayarak konuşmaya çalıştım:

“Bülent, panik yapmanı istemiyorum ama her ne yapıyorsan bırakıp güvenli bir yere gitmen gerekli. Şimdilik bir şey sorma, her şeyi sonra yanıtlayacağım.”

Bülent’in sessizce onaylamasının ardından telefon kapanmak üzereydi ki arkadan yükselen erkek sesini duydum. Bu ses, komiser olduğunu iddia eden o adama aitti. “Tamam. Bu kadar yeter. Telefonun izini sürdük, artık konuşmana gerek yok.” dedi aynı erkek sesi.

Arkası Yarın   ***

 

25.05.2020

Bülent tehlikede. Yanına gitmem lazım. Buradan nasıl çıkabilirim? Şu dünyada en güvendiğim adam, Selim denen o pislikle iş birliği mi yaptı, yoksa canını kurtarmak için beni mi kurban etti? Peki, ya o da bu işin içindeyse? Amerikan yapımı yirmi dakikalık aksiyon dizileri, şu anki durumumun yanında halt ederdi! Şu an tek ihtiyacım olan şey, zihnimi berraklaştırmak ve kendi başımın çaresine bakıp kardeşimi kurtaracak bir plan hazırlamaktı.

Zihnime hükmetmeye çalıştım: Sakin ol. Sakin.

Burada kalamam. Gitmeliyim.

Başım dönüyor…

Yıllar önceki partideyim. Sinan’ın doğum günü. Beşinci yaşını kutluyoruz. Büyükler alkol alırken çocuklar da ev yapımı limonata içiyor. “Ben büyüdüm!” diyorum anneme, “Ben de likör içeceğim!”. İzin alamayınca o sinirle bir kutu fare zehrini, liköre boşaltıyorum. “Ben bir şey yapmadım, Sinan yaptı”. Kolunda ejderha dövmesi olan adam yere düşüyor. Dövmesi canlandıkça ben tükeniyorum. “Sen yaptın!” diyor, “Sen öldürdün!”.

Dur! Yavaşla zihnim! Kendime geldim. Bana bunu yapma, şu an sırası değil!

Vicdan azabım, gözümü her kapadığımda beni ziyarete gelirdi. Bazen cılız bir savunmam olurdu “Ama daha on beş yaşındaydım…”. Vicdan azabımın kulakları sağırdı.

Teoman başucumda uyukluyordu. Kolundaki dövmeye baktım. Neredeyse her gece rüyalarıma giren dövmeyle birebir aynıydı… Tüm detaylarıyla aynı.

Onun yüzünü inceledim. Bu kadar benzerlik mümkün değil. Yoksa kafamı çok mu sert çarptım? Kafanı topla. İyi düşün. Teoman’ın cüzdanı. Uykusu derin mi acaba? Neyse ne. Aldım. Bir fotoğrafta o adam ve dört-beş yaşlarında bir çocuk var. Bu çocuğu bir yerde görmüş olabilir miyim?

Selim her an gelebilir.

Ne demişti, Selim? Hah… Genetik diplomam ve bir ay önce, son dakikada gerçekleşen o facia yüzünden iptal olan seminer… Cenevre’deki seminerden bahsediyor. İyi de bu kadar hengâme ne için? Sinan’ın, Bülent’in, Teoman’ın ve şu lanet olası ejderha dövmesinin; bu seminerle ve benim 3.02 dereceli genetik mühendisliği diplomamla ne ilgisi var?

Teoman’ı uyandırmalı mıyım? Ona güvenebilir miyim?

Buradan bir an önce çıkmak istiyorum. Bu kadarı fazla… Bu kadarı çok fazla!

***

Teoman’ı uyandırıp uyandırmamak konusunda tereddüt içindeyken kafamda bir anda bir şimşek çaktı.

Seminer. Cenevre…

O gün bir devrim olabilirdi fakat genetik değişim ve tarihsel birikimin bize yüklediği her şeyi insanlığa anlatmak isterken yakındaki bir bombalı saldırıyla her şeyin iptal olmasını kaldıramıyordum. İnsanlar yüzlerinde, aslında mutlu olduklarını gizleyen bir saygı ifadesiyle salondan çıkartılırken ben henüz ikinci cümlemi tamamlayamamıştım.

“Varoluşun kodlarını yeniden üretmek için yaptığımız hücre simülasyonunda yeni bir bulgu elde ettik. Hücrelerimizi dijital olarak kontrol altına alan ‘Deus Z’ adındaki çalışmayla… “

Ardından, kulağıma “Konuşmanızı bitirin.” diye fısıldanmıştı ve ben, Cenevre Üniversitesi’nin B salonundaki herkese teşekkür ettikten sonra kendimi, bir anda Le C adlı o barda bulmuştum.

“Odadan çıkmadığın sürece bütün şehirler aynıdır.” diyordu, okuduğum kitabın yazarı. Ben de biraz burada vakit öldürüp otele geçip dışarı çıkmamayı düşünüyordum. Sadece uyumak ve kaygılarımdan kurtulmak istiyordum.

Ne tuhaftır ki on beş dakika öncesine kadar bu düşünceyi zihnimde tartışırken son on beş dakikadır, sanki beynimden geçenleri duymuş gibi bir anda karşımda belirmiş olan bir üniversite öğrencisiyle sohbet etmeye başlamıştım.  Tüketim toplumu, genetik kodlar ve Deus Z hakkında laflarken gözlerimi gülümsemesinden alamıyordum.  O kadar hızlı konuşuyor ve o kadar heyecanla anlatıyordu ki hevesini kırmamak adına sadece sessizce dinledim.

Karşımdaki genç kadın, Deus Z projesinde fark ettiği bir sorunu dile getirmişti ama o anda ben bile projenin detaylarını hatırlamıyordum.

“Peki; Antik Yunan ve Anadolu genlerini tekrar formülize ederek insanoğlunun sonsuz anılarını nasıl depolayacaksınız? Dijital ortam ve anılar nasıl bir anda birbiriyle örtüşecek?” diye sormuştu.

Gülümsemiş ve “Bak, Sypha” -adı buydu sanırım- demiştim, “Sen, denizleri sadece izlemek ve yüzmek belki de mavi gökyüzü için mi var sanıyorsun? -Cümlem nereye gidiyordu bilmiyordum- her tarihi alanın altında, tüm bilgilerin saklandığı kutsal bir deniz vardır. Deus Z projesi, tüm insanların, anılarındaki gizli kalmış korkuları ve gerçekleri ortaya çıkaracak ve bunu, sadece denizler yoluyla yapacak.”

Gülümsemiş ve “Lac Leman Gölü’nde yüzmek için izin almalısın.” demişti. Sypha, bana kırılmış gibi bakmıştı. Kısa bir süre kurcaladığı çantasından küçük bir zarf çıkartmış ve yüzünde, o an anlam veremediğim bir ifadeyle zarfı önüme bırakıp uzaklaşmıştı.

Zarftan çıkan kâğıtta, çok düzgün bir el yazısıyla fakat alışılmışın dışında, sola yatık harflerle, şu cümle yazıyordu:

“Gregor Mendel ile görüşmek için şunu hatırla: Monokl’u sil!”

Peki ama Sypha ile içinde debelendiğim bu kâbusun bağlantısı neydi?

***

Kendimi düşüncelerimin akıntısına bıraktığımda anılar denizinden çıkmam oldukça kolay olmuştu.

Mendel, bezelyeler, çekinik, baskın, gen…

Nedense aklıma ortaokul yıllarında öğrendiğim bilgiler düşüyordu; o kadar basit ve yalın… Peki, Monokl da nereden çıkmıştı? Tek camlı gözlüğün konu ile ne ilgisi vardı ve neden aptalca davranmış ve o zarfı atmıştım!

Gittiğim bir tiyatronun biletlerini bile saklarken Sypha’nın, ardında başka bir şey gizlenen, üstelik hayranlık dolu bakışlarıyla egomu tatmin etmem de cabasıyken nasıl olmuş da o notu sadece basit bir yazı gibi görebilmiştim!

O sırada kapı açıldı; orta yaşlı ve bıyıkları nikotinden sararmış bir adam içeri girdi. Bu adamın Selim olduğunu, adam daha içeri girer girmez anlamıştım. Onu daha önce binlerce kez görmüşüm gibi geliyordu. Adamın gözünün etrafında yuvarlak bir halka izi vardı; birinin, bu adamın yüzüne, bir tuvalet kâğıdı rulosunu saatlerce bastırmış olabileceğine dair bahse bile girebilirdim.

Adam, çığlık atamayacak kadar şaşırmış ve donmuş halimden faydalanarak elini dudaklarına götürdü ve sessiz olmamı işaret etti. O içeri girdikten sonra burnuma gelmeye başlayan yoğun alkol kokusu artarken Teoman da büyük bir sarsıntıyla uyandı. Hem sarsılmıştı hem de yüzünde dehşet verici bir ifade vardı. Elini -sanki nefes alıp almadığını kontrol etmek için- burnuna getirdi.

Teoman’ın bu sarsıntılı uyanışı, şaşkınlığımı atlatmam için bir fırsat sunmuştu. Selim’e baktım ve elime geçen ilk ağır nesneyi Selim’e fırlattım. Selim atik davranmış ve sağa doğru bir hamle yapmıştı. Odaya ilk girdiğinde etrafı gözden geçirmiş olmalıydı; seminerin dokümanının yer aldığı çantayı alıp odadan kaçması sadece birkaç saniye sürmüştü. Çıkan gürültüden sonra odaya doluşan hemşireleri, bir sorun olmadığına dair ikna etmek ise tam tamına dört dakika sürdü!

Teoman’ın yüzüne dikkatle bakarken bir anda sorunu anladım: Korkular! Gen dizilimimizde atalarımızdan kalan korkuların izlerini taşımamız, bilim dünyasına etkileyici ve yenilikçi bir darbe indirmişti. Teoman’ın alkol kokusunu aldığında gösterdiği tepki ise bunu destekler nitelikteydi. Peki ama Anadolu ve Antik Yunan insanlarının, ortak anılarda veya ortak bir korkuda birleşmesi, kimi neden rahatsız edebilirdi ki?

Selim hamlesini yapmıştı, onun peşinden giderek zaten beni kovalayan birini kovalamaya niyetim yoktu. Yaklaşık 30 saatten sonra ilk kez, yüzümde minik bir gülümseme belirmişti. Bu sefer bir planım vardı ama öncelikle kardeşimi tekrar aramalıydım…

Arkası Yarın    ***

27.05.2020

Planımı uygulamak ve kardeşimi bulmak için öncelikle buradan çıkmam gerekiyordu. Teoman’a, dahiyane planımdan bahsetmeli miydim yoksa tek kelime etmeden gitmeli miydim, karar veremiyordum. Teoman’ın kim olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyordum ve sürekli yanımda olsa da ona güvenemiyordum. Buna artık bir karar vermeliydim ama öncelikle yapılması gereken başka bir şey vardı.

“Sinan’ın yerini bilmediğine emin misin? Çok rahat konuşuyor ve bir şey olmamış gibi davranıyorsun. Bu, benim aklımı kurcalıyor.”

Teoman -haklı olduğumu ifade eder bir şekilde- güldü. Ondan şüphelendiğimin farkındaydı; korkmamış gibi davranması, sakin kalması ve yüzündeki düşünceli ifadesi, başka bir planı olduğunu belli ediyordu.

“Bir şey bilmediğimi söyledim, buradayım çünkü seni korumam gerekiyor.” Oturduğu yerden kalkarak pencere kenarına gitti. “Benden başka biri daha seni takip ediyordu ve gelip dosyaları aldı… Seni takip ettiğini fark etmiş miydin?”

“Takip etmiyordu” dedim, endişemi belli eden bir şekilde. “Bülent’le konuştuğumuz sırada, telefon kapanmadan hemen önce bir başka adamın sesi geldi. Beni arayan ve kendini, komiser olarak tanıtan adamdı bu… Selim denilen adam… Buna eminim! ‘Yerini tespit ettik.’ dedi. Benim yerimi bulmuşlardı.”

Teoman’ın bir tepki vermesini bekledim ancak Teoman’ın yüzünde tek bir ifade bile yoktu. Birkaç saniye sonra derin bir nefes aldı ve yüzüme bakıp “Bunu şimdi mi söylüyorsun? Duyduğunda söyleseydin, o an önlemimizi almıştık ve hatta şu anda başka bir yerde ve güvendeydik!” dedi sinirle. “Dosyalarınla birlikte!” diye de ekledi.

Benimle sinirli konuşmasına ilk başta kızsam da Teoman’a hak vermiştim. Sonra birden aklıma arabam geldi.

“Arabam! Arabam nerede?”

“Bu da mı şimdi geldi aklına?” Adam, bana resmen sinirlenmişti…

Bir şey dememek için kendimi tuttum. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum ve galiba Teoman’ı sakinleştirecek çok önemli bir detayı hatırladım: “Arabamda bir tane daha çanta vardı.”

“Eğer doğru çantayı getirmediğini varsayarsak… Bu da demek oluyor ki Selim, diğer çantayı aldı. Hemen gidelim.”

Teoman’ın da yardımıyla birkaç dakika sonra hastaneden çıkabilmiştik. Yapmamız gereken ilk şey dosyayı bulmak ve kardeşime ulaşmaktı ama öncesinde “planımı” uygulayacaktım.

***

Arabam -kazadan sonra- emniyetin otoparkına çekilmişti ve Teoman olmadan oraya ulaşmam imkânsızdı; çünkü cüzdanım, Selim’in alıp gittiği çantadaydı ve üzerimde beş kuruş para yoktu. Dolayısıyla her ne kadar Teoman’a henüz güvenmesem de O’nun yardımına ihtiyacım vardı. Teoman yılansa da şimdilik o yılana sarılmak zorundaydım.

“Birbirimize karşı artık biraz daha açık olsak mı?” dedim.

Teoman gözünü yoldan ayırmamaya çalışarak “Bana hiç güvenmiyorsun, değil mi?” diye sordu. Çok mu belli etmiştim acaba? Bundan sonra daha dikkatli olmalıydım. “Ne yazık ki şu anda kimseye güvenemiyorum… Lütfen, kişisel algılama.” dedim. O an verebileceğim en politik cevap buydu ve galiba bu da işe yaramıştı.

“Anlaşıldı.” dedi, Teoman “Sana, her şeyi en baştan anlatmam gerekiyor”.

“Evet, çok iyi olur.” dedim ama ne anlatırsa anlatsın bu adama tamamen güvenemeyeceğimi biliyordum.

“Pekâlâ…” dedi; “Ben, yıllar önce o partide yanlışlıkla öldürdüğün adamın oğluyum”.

İşte bunu beklemiyordum! İyi ki arabayı kullanmıyordum; yoksa bunca yıllık şoförlük hayatımda ikinci kazamı yapmam an meselesi olacaktı.

Fakat Teoman, O’na olan güvenimi tamamen yıkacak bir bilgiyi neden böyle umursamaz bir şekilde önüme atmıştı ki? O’na güvenmemi sağlamaya çalışıyor olmalıydı.

“Ben… Ben, özür dilerim.” dedim istemsiz bir şekilde.

“Dürüst olmalıyım ki bu konu, benim için -tahmin ettiğinden çok daha fazla- önemli ama şimdilik bu hiç olmamış gibi davranacağım” dedi, ses tonu gerçekten sinirliydi.

“Sinan’la üniversiteden arkadaşız. Bunu zaten söylemiştim. Ders aralarında sohbet ederken bir ara konu senden açılmıştı. Yani bir ablası olduğundan bahsetti ama hepsi bu kadar… İlk başta, hakkında çok az şey anlatmıştı ve uzun muhabbetlerimiz sırasında ara ara ismin geçiyordu.

Uzunca bir süre bana o olayı anlatmadı ama bir gün… Biraz fazla içtiğimiz bir gün -her ne yaptıysan onu çok kızdırmıştın- bana, her şeyi anlattı.”

Teoman konuşurken kendi kendime “Ah be Sinan! Ben neden sana gerektiği gibi ablalık yapamadım?” diye düşünüyordum. Tabii ki bir yandan da Teoman’ın bu kadar açık oluşuna bir anlam veremiyordum.

“Sen de benden intikam almaya karar verdin ve Selim’le ortak olup bana tuzak kurdunuz, değil mi?” deyiverdim bir anda. Teoman iyice kırılmış görünüyordu. “Sinan’ın anlattığı kadar bencilsin!” dedi. “Her şeyin seninle ilgili olduğunu zannediyorsun. İstesem seni kaza yaptığın yerde bırakıp gidemez miydim?”

Bu konuda haklıydı işte! Niyeti, sadece benden intikam almak olsaydı veya çalışmalarımı çalmak isteseydi, kaza yaptığım sırada her şeyi arabadan alıp kaçabilirdi.

Sert bir ses tonuyla “Bak Zeynep!” dedi, “Uluslararası fanatik bir grupla karşı karşıyasın…”.

Uluslararası fanatik bir grup mu? Benim ne işim olur fanatik bir grupla?

“Peki, sen nereden biliyorsun bunu?”.

“Güzel soru…” dedi, “Biliyorum çünkü ben de o grubun bir üyesiydim ama yöntemlerini tasvip etmediğim için gruptan ayrıldım. Evet, bence bir Tanrı var ama bu Tanrı, gelişmemizi istiyor.”.

Kafam iyice karışmıştı. Ne demek istediğini “gerçekten” anlamıyordum.

“Kafanın karıştığını farkındayım…”

“Yaptığın çalışmayı düşün. Cenevre’deki semineri hatırlıyor musun?”.

Neden her şey dönüp dolaşıp o seminere geliyordu ki? Sessiz kalışımdan hatırladığımı çıkartmış olan Teoman “O günkü patlamada senin ölmüş olman gerekiyordu!” dedi.

Bir bu eksikti! Aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim kadar uç bir düşüncenin, “benim” gerçeğim olduğunu duymamla birlikte, tüylerim diken diken olmuştu.

O sırada arabamın çekilmiş olduğu otoparka gelmiştik. Teoman’ın anlatacaklarını çok merak etsem de önce arabama ulaşıp çantaya bakmam gerekiyordu. Teoman da bunu hissetmiş gibi anlattıklarına bir ara verdi ve “Şimdi ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu.

“Şimdi…” dedim “Sen polisleri oyalarken ben arabaya gidip çantaya bakacağım.”.

Çantayı aldıktan sonra ona görünmeden kaçacağımı, Teoman’a söyleme gereği duymamıştım.

***

Otoparka girmiş ve birkaç dakika içinde -çantayla birlikte- çıkmış olmam gerekiyordu. İşte, bu kadar basit ve sıradan bir eylemler dizisi bile gerilmeme sebep oluyordu. İnsan zihni çok garip işliyormuş meğer… Seminerler, diplomalar, cehalet ya da mutfak masasındaki sürahi; hiç fark etmeksizin hepsi bir anda anlamsızlaşabiliyor ya da hepsi birden hayatınızın kalanını değiştirebiliyormuş.

Tüm bunları, yani bu kadar zor ve tehlikeli şeyleri yaşamış olmasaydım, yıllarımı verdiğim bu projenin ne kadar önemli olduğunu gerçek anlamda idrak edemeyecektim. Aslına bakılırsa bu fanatik grubun, beni öldürmek istemesine ya da bu adamların, tüm bu entrikayı çevirmiş olmasına hak vermeye bile başladım. Tuhaf, evet ama onları anlıyordum çünkü belki de insanlığın kurtuluşu, geçmişi “gerçekten” silmekten geçebilirdi. Şu an istediğim tek şey, beyin hücrelerimin -çamaşır suyu ile- yıkanmış, tertemiz olmuş ve kuruması için ipe serilmiş olmasıydı!

Bu saçma düşünce, bir Amerikan filminde geçen zorlama espri olsaydı, gülümsetmezdi elbette ama beni garip bir şekilde güldürmüştü…

Şimdi çok açık bir şey vardı: Hayat, bazen sizi öyle zorlar ve size öyle büyük bir meydan okumayla karşı çıkar ki hayatta kalma güdüsüne, o anları ve hatta geçmişinizi silmek istersiniz ya da -daha kolay haliyle- ciddi ciddi delirirsiniz… Lanet olsun ki şu an ikisini de yapamıyordum.

“En son ne zaman yemek yedim?” Bilmiyordum.

Ben, şu an kendimle ilgili hiçbir şey bilmiyordum.

Neyse ki araba orada duruyordu. Sakin, heybetli ve hiçbir şeyden haberi olmayan demir yığını, tam karşımdaydı.

“Seni gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim, bebeğim!”

Bülent? Bülent! Seni gördüğüme… Bülent!

Arkası Yarın ***

28.05.2020

Olduğum yerde kalakalmıştım. Bülent karşımda cansız bir şekilde duruyordu. Bu durum, gerçek mi yoksa beynimin bana oynadığı bir oyun muydu, çözemiyordum. Bağırmak istiyordum ama yapamıyordum. Adım atacak gücüm kalmamış, öylece duruyordum. Beni bu şekilde gören Teoman, bir terslik olduğunu anlamış olmalı ki yanıma gelmişti. Nasıl olduğumu soruyordu, oysa benim, sorduğu soruya cevap verecek gücüm yoktu.

Hem bu Teoman denilen adam da çok garipti… Bülent’i o da görmüştü ama şimdi sorduğu soruya bak! Bu durumda nasıl olabilirdim ki?

“İyiyim, merak etme!” demem gerekiyordu sanırım…

Halbuki “İyi değilim, hiç iyi değilim.” demek istiyordum ama yok, yapamadım. Tek kelime edemedim.

Kolumdan tutup beni biraz daha geriye götürmüştü. Boş kaldırıma oturttu ve yüzümü yıkamak için bir şişe su getirdi.

Onun telaşlı hâlini gören ve olanları anlamaya çalışan birkaç görevli de gelmişti… Zaten şu an tek ihtiyacım olan şey, tanımadığım birkaç adamın başımda durmasıydı!

***

Teoman o adamlarla uğraşırken ben de kendimi toparlamaya çalıştım. Bülent’in yanına gidip onunla konuşmak istiyordum ama cansız bedeni, buna pek yanaşacak gibi durmuyordu.

Yanına yaklaştım. Önce gözlerim doldu ve etraf -aniden- bulanıklaşmaya başladı. Sonra göz yaşlarım, kendini tutamayıp bir bir süzülmeye başladı. Bülent’e yaklaştıkça göz yaşlarım daha da çoğalıyordu sanki…

Teoman yanıma yaklaşmıyordu. Beni izlediğini görebiliyordum ama yanıma gelmiyor ve ne yaptığımı sorgulamıyordu. Şaşkınlığımı ve üzüntümü anlıyormuş gibi görünüyordu.

Şimdi Bülent’in yanındaydım. Gözlerimi sildim ve Bülent’i -sonsuza kadar- hafızamda konaklaması için dikkatle inceledim… O’nu, zihnime kazımalıydım.

Önce yüzüne ve sonra da çok sevdiğim ellerine odaklandım.

Elindeki kâğıt parçasına öylece bakakaldım.

Kâğıt mı? “Bu da neyin nesi?”

Elindeki not! Bülent’in elinde bir not vardı!

Hemen Teoman’ı çağırdım. “Not var elinde, bir kâğıt var. Bir şeyler yazıyor!”

O kâğıdı almaya cesaret edememiştim çünkü ben, cesetlere hiç de yabancı değildim ve ruhsuz bedenlerden korkuyordum.

Teoman ise hiç tereddüt etmeden eşimin cansız bedenine dokunarak o notu Bülent’in elinden aldı.

***

“Gregor Mendel ile görüşmek için bu numarayı ara: (+41) 23 648 75 14”

Teoman, boğuk bir sesle notu okuduktan sonra kâğıdı bana uzattı. Kâğıttaki el yazısı, Syhpa’nın Cenevre’deyken elime tutuşturduğu nottaki yazıyla aynıydı. Hatta aynı kalemle ve diğer notla aynı zamanda yazıldığına yemin bile edebilirdim.

Bülent ölmüştü ve kardeşimden haberim yoktu.

Yanımda ise hiç tanımadığım ve yıllar önce babasının ölümüne sebep olduğum adam vardı.

Tüm bunlar cidden çok fazlaydı… Kalbim sıkışıyor, sanki bir okyanusun derinliklerinde boğuluyordum.

Nefes alamıyordum. Bunların hepsi kurgulanmış bir plan mıydı? Ne hissettiğimi bile bilmiyordum. Bülent’e sarılmak için uzandım. Yaklaştım. Bülent yoktu. Bülent, nefes almıyordu -tıpkı benim gibi!

O’nu burada bırakmamalıydım. Bülent’i, Teoman’ın yardımıyla arabanın arka koltuğuna yatırdık. Çantayı tek başına alıp kaçamayacağım için hızlı düşünüp başka bir plan bulmalıydım. Beynim karmakarışık bir labirentten çıkmaya çalışıyor ve saniyeler içinde yüzlerce fikir üretiyordu.

Tam o anda ne yapacağıma karar vermiştim.

Bu hikâyenin devamında artık ben, eski “Zeynep” değildim. Olamazdım. “Teoman, arabaya binip buradan gitmeliyiz.” dedim. Teoman şaşırmış gözlerle bana bakıyordu. Eğer bana karşı yapılan planın bir parçasıysa bile o da şaşırmıştı bu duruma ama buna rağmen yine de hiç aldırış etmedi ve ön koltuğa oturdu. Direksiyona geçtim ve otoparktan çıktık.

Hava aydınlıktı. Beşiktaş’ta yine aynı kırmızı ışıkta durduk. Bu, bir Murphy kuralıydı, Beşiktaş’taki tüm trafik ışıklarına takılmadan işe gittiğimiz bir gün bile olmazdı Bülent’le…

Bülent? Bülent artık yoktu. Geçmişi düşünmemeliydim. Yeşil ışık yanar yanmaz devam ettim. Teoman nereye gittiğimizi sormamıştı bile. Benim için ne düşündüğünü bilmiyordum ama artık korkmuyordum. Teoman’dan da Selim’den de korkmuyor ve çekinmiyordum!

Karaköy’e yaklaştık. Dükkânlar henüz açılmadığından her yer tenhaydı. Bülent, hafta sonları seramik yapmak için burada bir atölye kiralamıştı. Atölyeye doğru yaklaştım ve kapının hemen önüne arabayı park ettim. Etrafta kimse yoktu. Atölyenin kapısını açtım.

Teoman “Burası neresi?” diye sordu. “Benim atölyem… Burada güvendeyiz. Hadi, Bülent’i hemen indirmemiz lazım.” dedim. Bülent’in üzerine arabadan hırkamı örtüp cesedi, atölyenin alt katına yavaşça indirdik. O anda alarm çalmaya başladı.

Allah kahretsin! Bu saatte insanları buraya toplamanın anlamı yoktu. “Teoman, ben hemen alarmı kapatıp geliyorum.” dedim. Koşar adımlarla yukarı çıktım. Alarmı kapattım ve alarmın şifresini yeniden kurdum. Yavaşça kapıyı kilitleyip dışarı çıktım ve kepengin düğmesine bastım. Kepenk kapanmıştı. Teoman ve Bülent ise atölyede kaldılar.

Buradan kaçmalıydım.

Arabaya bindim. Neyse ki sokaklar nispeten boştu da ağzı burnu yamulmuş bir arabayla dolaşmam kimsenin dikkatini çekmiyordu. Bülent’i taşırken Teoman’ın, telefonunu arabada bırakmasını sağlamıştım ve O’nun telefonundan WhatsApp’a girip nottaki telefonu aradım. Telefonu açan her kimse -sanki önce karşısında Teoman olduğundan emin olmak ister gibi- tek kelime konuşmadı fakat sonra alelacele bir tavırla “Teoman, neredesiniz?” dedi. Sarsıldım.

Bu da neyin nesi?

Telefondaki sesin sahibi, Teoman’ı tanıyordu. Bu “Gregor Mendel” her kimse, artık bilmek istiyordum. “Mendel” dedim sesimi kalınlaştırarak. Adam, sesimi tam olarak duyamadığı için tekrarladı. “Teoman, Zeynep’ten dosyayı alabildin mi?”

Sinan! Bu kardeşimin sesiydi. Yanılıyor muydum yoksa beynim benimle oynuyor muydu, gerçekten bilmiyorum. Bir saniye… Sinan şu an Cenevre’de değildi ya da en azından ben öyle biliyordum. Telefonu kapattım. “Şu an sesini duyamıyorum, Zeynep’leyim dosyayı birazdan alacağım.” diye mesaj attım. Mesajımı anında okudu. “Tamam, saat 08.00’de Galata kulesinin arkasında olmamız gerekiyor. Bu arada planda bir aksilik yok, değil mi?” diye yazdı. “Hayır, saat tam 08.00’de oradayım.” diye mesaj attım.

Kalbimi hissetmiyordum. Kardeşim, tanımadığım bu adamlarla ne çeviriyordu? Ben, onun için kendimi böyle bir bilinmezliğe atmıştım ama beni bilinmezliğe direkt sürükleyen kendisiydi. Saate baktım, saat 07.45’ti. Arabayı çalıştırıp yola koyuldum.

Sinan ve Teoman, yılların intikamını mı alıyorlardı benden? Düşünmek istemiyordum. Arabayı, Galata’ya yakın bir yere park edip yürümeye başladım. Yorgundum ama yine de hızlıca yürüyebiliyordum. Saat 07.54’tü. Kendimi, Galata Kulesi’ni gören bir apartman girişine gizledim.

Arkası Yarın ***

 

29.05.2020

Gizlendiğim apartman boşluğundan caddeyi izlemeye başladım. Beynim, çılgınlar gibi çalışıyordu, adeta binlerce ayrı filmi, aynı anda oynatıyor ve kafayı yemem için elinden geleni yapıyordu.

Eşim ölmüştü ve onu kaybetmenin acısını bile yaşayamıyordum… Doya doya ağlayamamıştım bile ve belki de tek ihtiyacım olan şey, buydu: Deli gibi ağlamak!

Kardeşim, bana ihanet etmişti ve bunun da üzüntüsünü yaşayamamış ve bu kâbusu da henüz idrak edememiştim! Ben, bu kadar büyük bir acıyı hak etmiş olmak için ne yapmıştım da hayat, bana bu kadar kötü bir son hazırlamıştı, bilemiyordum… Tuttuğum her şey elimde kalmıştı, her şey mahvolmuştu.

Soğuk bir rüzgâr yüzümü yalayıp geçmeseydi, o an ağladığımın bile farkında olmayacaktım. Hiçbir şeyin; renklerin, hayatın, işimin, projenin, insan zihninden korkuyu yok etmek için yaptığımız deneyin anlamı yoktu.

Hiçbir şeyin BİR anlamı yoktu. Sondu bu, yeni bir başlangıcı olmayacak bir son. Ceketimin cebinde günler önce yazıp sakladığım kâğıt hala duruyor mu diye kontrol etmek için elimi cebime attım. Kâğıt duruyordu durmasına ama unuttuğum bir şey vardı; her şeyi içinde saklayan “kara kutum” yani flash diskim de cebimde duruyordu.

Eğer planladığım son gerçekleşecekse o halde bu flash diski ortadan kaldırmalıydım. Flash diski, yerde bulduğum bir taşla -artık çalışmayacağından emin olana kadar- ezip apartman girişindeki çöp kutusuna attım. Elim tekrar cebime gittiğinde ise sadece kardeşim “bana ihanet eden kardeşim” için yazdıklarımın cebimde kaldığından emin oldum.

Ona bunları ancak yazarak anlatabilirdim; çünkü yüz yüze gelince bunları ona söylemeye gücüm yoktu. Ben, bu düşüncelerle boğuşurken vakit çoktan gelip çatmıştı. Kendime gelmeye çalıştım -artık ne kadar toparlanırsa bu yıkık beden- o kadar toparlanabildim işte…

Derin bir nefes aldım, sol elimdeki alyansımın aracılığı ile Bülent’le konuşmayı da ihmal etmedim ve “Yarım kalan o kadar hikâye varken beni bırakıp nasıl gidersin? Neyse… Üzülme… Ben de üzülmüyorum; geleceğim, yol arkadaşım… Bu ayrılık uzun sürmeyecek.” diyerek alyansıma bir öpücük kondurdum. Vakit hesap vakti, vakit yüzleşme vaktiydi. Hızlı adımlarla Galata Kulesi’ne doğru yol aldım.

***

Bir elimde Sinan’a yazdığım mektup vardı ve diğer elimde ise yıllardır üzerinde çalıştığım dosyalar… Nihayet Galata Kulesi’ndeydim. Artık bu hikâyeyi bitirmenin zamanı gelmişti, değil mi sevgili benliğim?

Kule’nin tepesine çıkınca arkası dönük olan Selim ve Sinan’ı fark ettim. Kendi aralarında konuşurken: “Teoman gelse de şu işi bitirsek artık. Bizden haber bekliyorlar.” dediklerini duydum. Daha laflarını bitirmemişlerdi ki “Teoman yok, ben buradayım.” dedim. İkisi de aynı anda arkasını dönüp şaşkınlıktan kocaman olmuş gözleriyle bana baktılar.

Hiç vakit kaybetmeden “Bana anlatacak ne kadar çok hikayen varmış meğer, sevgili kardeşim!” diye devam ettim.

Aramızdaki o gergin sessizlik uzun sürmeden cevap verdi: “Kendi yaptığın hatanın sorumluluğunu alamayacaksan, suçu da başkasına yüklemeyeceksin, sevgili Zeynep! Beş yaşında küçücük bir çocuğu, adam öldürmekle suçladın! Sadece benimle de bitmedi üstelik -annem ve babam da bu iftiraya kurban oldular. Onların sevgisinden mahrum bıraktın beni. En çok ihtiyacım olan zamanda ailem olmadan büyümeme sebep oldun. Oysa Teoman’ın babasını sen öldürmüştün! Beş yaşına gireceğim o gün, hayatımı mahvettin!”

Nefret doluydu ve bu nefretini, adımı -adeta bir küfür gibi- bağırarak kustu! Sinan, bana bugüne kadar bir kere olsun ismimle hitap etmemişti; ben, onun “ablasıydım” ama görülen o ki Sinan, benden nefret ediyordu.

Söylediklerinde o kadar haklıydı ki ne diyeceğimi şaşırmış bir halde “Be… Ben böyle olsun istemedim. Küçüktün ve yaşın küçük olduğu için ceza almayacağını düşünmüştüm. Ben de toydum ve korkmuştum. Seni hep sevdim Sinan. Bir abla şefkatiyle hep korudum. Benim, ablan, bana düşmanınmışım gibi davranma.” derken gözyaşlarımı durduramıyordum. “Yeter, kes artık ağlamayı. Benim için o gün bittin sen. Yıllardır seninle görüşüyorsam bunun tek sebebi, intikam günüme kusursuzca hazırlanmaktı.” dedi Sinan, fazlaca kırıcı bir şekilde.

Daha sonra duyduklarıma inanmakta güçlük çektim. Sinan, Teoman’ı çok uzun yıllardır tanıyordu ve bu planı da birlikte yapmışlardı. “Cenevre’deki patlamada senin ölmen gerekiyordu, Zeynep!” diye bağırdı “Lanet olsun ki işi verdiğimiz adamların beceriksizliği yüzünden onlarca masum insan öldü”.

Verdiğimiz mi? Kardeşim de mi o fanatiklerle çalışıyordu? Bu, gerçekten çok fazlaydı. “Sen hep Tanrıcılık oynamak istedin.” dedi Sinan ve daha sakin bir sesle devam etti “İnsanların kaderlerini tayin edebileceğini düşündün, benim kaderimi bile, Zeynep!”

Beynim, Sinan’ın söylediklerini işlemeyi reddediyordu. Bir yanım ona hak verirken bir yandan da kendimi kullanılmış ve kırgın hissediyordum.

Kardeşim; Bülent’in, hayatımı paylaştığım adamın ölümüne sebep olmuştu.  O anlık kızgınlık ve kırgınlık ile yıllardır üzerinde çalıştığım dosyayı göstererek “Bunu istiyordun, değil mi?” deyip dosyayı yırtıp attım. Bülent ölmüştü ve üzerinde çalıştığım o dosyayı hiç etmiştim. Sinan ise zaten çoktan silip atmıştı beni. Yaşamamın bir anlamı kalmamıştı ve “Ölmemi istiyorsun, değil mi? İstediğini alacaksın, sen sadece Bülent’in değil benim de canıma kıydın.” dedim ve kule balkonunu tırabzanlarına çıkıp kendimi aşağı bıraktım. Fizik derslerinde gördüğüm “serbest düşme” konusunu bizzat deneyimliyordum. Yere çakılmadan önce geçen yaklaşık 3 saniyede ise ya öyle olmasını umduğumdan beynimin bir oyunu olarak ya da gerçekten öyle olduğundan, kardeşimin “Abla!” diye bağıran sesini duydum…

Öldüm.

***

Ben, Sinan. Zeynep’in kardeşiyim… Daha doğrusu, Zeynep’in katiliyim!

Kanım dondu. O şekilde ne kadar kaldım, bilmiyorum. Ablamın ölümüne gerçekten ben mi sebep olmuştum? Sadece onun da değil üstelik! İşte şimdi adam öldürmüştüm. İntikam ateşiyle tutuşurken asla yapmak istemeyeceğim şeyler yapmıştım. Düşüncelerimden sıyrılıp kendime geldiğimde ölmemesi için yalvararak aşağı indim. Kulenin asansöründe geçen süre, bir asır gibi geliyordu. Yanına gittiğimde her şey bitmişti… Başının arka kısmından akan sıcak kan, caddenin taşlarını kırmızıya boyamış, dudakları morarmış ve yüzü bembeyaz olmuştu.

Elini tutmak istedim. Ablamın elini tutarsam, her şeyi başa sarabileceğimi düşündüm. Eline yöneldiğimde sıkıca kavradığı kâğıdı fark ettim. Kâğıdı yırtmamaya çalışarak yumruk yaptığı elinden aldım.

***

“Elimde sıkılı

Bıçak tutar gibi

Kalbimde tuttum sana karşı sevgimi,

Aklımda çakılı

Bir

Fikrisabit gibi.

  • •• ••• •••

Şimdi gidiyorum ve

Elim kan revan,

Aklımı yitirecek gibiyim.

Bir kum saatinin içindeki son kum taneleriydim ben,

Sen zamandın.

Döküldüm yeryüzünden gökyüzüne

Ya başka ne olacaktı?

  • •• ••• •••

Artık milyonlarca yıldızdan biriyim

Parlamaktan da vazgeçemiyorum

Belki fark edersin diye.

Bir dilek tut, tenim hala sıcakken.”

Tüm bunların, lanet olası bir kâbus olmasını dileyecek oldum fakat ablamın teni buz kesmişti… Dilek tutmak için bile geç kaldım.

Pişmanlığı, iliklerime kadar hissediyordum ve artık bunun bir önemi yoktu…

 

 

Yazarlar :

Sena Şevval Bayrakçı

Engin Firol

Gürsoy Yatakçı

Zehra Çetin

Neşe Arslan

Emre Demirel

Pınar Özcanlı Baran

Gizem Bolat

Emre Sakık

Mehmet Akif Gürbüz

Reyya Pul – @xxreyyaxx

İrem Kırbıyık

Erhan Ayhan

İrem Lal  Akdoğan

Back To Top
Ara